Mustafa Kemal Atatürk

  § Yeni_Göc_Yasasi

  § Yabancilar_Kanunu

 
 
 
 
 

 

 

 
 

 Türk Başbakan Erdoğan'ın Almanya'ya yaptığı ziyareti iptal etti.

17.03.2012 Erdoğan'ın Almanya'ya yaptığı ziyaret, ilan kitle gösterisi yine de yer alacağını söyledi: 22,000 kişi Türkiye'deki azınlıkların ezilmesine karşı protesto ettiler. Bu İnsanlık Erdoğan'ın onur edilmelidir.

Türk Başbakan Erdoğan'ın Almanya'ya yaptığı ziyareti iptal etti.

22,000 'den fazla kişi Türk Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve politikalarına Bochum karşı barışçıl gösterdi. Insanlık ve hoşgörü için bir ödül - vesilesiyle Erdoğan "Steiger Ödülü" önerilen ödül oldu.
Başbakan Cumartesi akşamı yapılması planlanan törende yaptığı katılım vardı, ama, çünkü kısa vadede Afganistan'da Cuma günü bir Türk askeri helikopter kazasında iptal etti. Bekleyen töreni protesto etmek için bir yer henüz gösteriler düzenlediler.
Almanya'da Alevi toplumunun sadece çağrı bildirildi polis 22,000 kişi izledi. "Biz Erdoğan tarafından temsil hissetmiyorum. O hümanizm ve telaş için bir ödül alamayan kusursuz bir anti-demokrat ise, "Alevi, Ali Doğan'ın genel sekreteri dedi.
Erdoğan ret sebebi onun için bir "koruyucu iddia" idi.

 

Bochum ile Cumartesi günü Almanya'nın berabere Alevi toplumunun üyeleri.
Aleviler sadece Bochum futbol stadyumu bir mitingde yer aldı ve daha sonra madencilik müzeye taşındı. Protestocuların pankartlar Üzerine "insan hakları ihalesi Burada" veya, gibi şeyler söyleyerek edildi ", sen kaybedenler Erdoğan."
Hep birlikte, polisin göstericilere 22,000 biraz daha geç öğleden sonra dışarı çıktı. Erdoğan 30.000 'a kadar yapılması Önce katılımcılar bekleniyor. Otobüsler Almanya'da hem de komşu Avrupa ülkelerinden geldi. Erdoğan kendi inanç zulme karşı Aleviler suçladı. Erdoğan için fiyatı protestocular gördüm "Türkiye'deki tüm azınlıkların yüzüne tokat."
"Steiger Ödülü" İsveç akşam Kraliçe Silvia, eski Cumhurbaşkanı Horst Köhler, tasarımcısı Wolfgang Joop, gazeteci Peter Kloeppel, müzisyen Steven Sloane ve Tim Bendzko ve aktör Hannes Jaenicke ve Christine Neubauer olmalıdır ile verilecektir. Ödül madencilik sektöründe, tırmanıcı geleneksel danışmanı almıştır.

 

http://www.faz.net/aktuell/deutschland-besuch-abgesagt-tausende-demonstrieren-gegen-erdogan-11687710.html

Çeviri Google

 

 

  ZAMAN AŞIMI

  Zaman, göreceli bir kavram olmakla birlikte, insan bilincinde oluşturduğu algı, olayların, olguların, değişimlerin, oluş ve ölümlerin gerçekleştiği süreçler toplamını tanımlamaya yarayan kavramdır. Madde veya nesneler hareket içindedirler. Her nesne veya madde bir yerde konumlanmıştır. Buna mekân denir. Maddelerin konum nedeniyle bir yerde bulunması ve bulunduğu mekânda devinmesi ona çok önemli bir bağıntılılık yükler. Bu Mekân ve zaman bağıntılılığıdır. Bu anlamda mekânsız ve nesnesiz zaman olamaz. Mekân içinde oluşan sonsuz hareket ve bu hareketin ortaya koyduğu sonsuz olgular bütünselliği zamanı oluşturur.  Zaman, bu anlamda süreçler bütünselliğidir.  İçinde bulunduğumuz zaman, ileriye doğru akar. Geride kalan zaman ise geçmiştir.

            Aşmak;  bitmek, atlamak, geride bırakmak, geçmek, ileride olmak ve sonrasıyla buluşmak vs. gibi anlamlarına gelmektedir.

            Zaman Aşımı; olmuş ve yaşanmış olayların ve süreçlerin ötesine geçmek, süreçten uzaklaşmak ve olgu ve olayları geride bırakmak anlamlarını içermektedir.

            Şu bir gerçek ki, her olay ve olguda görecelilik vardır. Görecelilik, her olayı ve olguyu, zaman ötesine taşıdığı gibi, zaman gerisine de taşır. Göreceli bakış, olaylara ve olgulara bağıntılılık içinde bakmaktır. Bu tür bakış her kişide, her bilinçte farklı görüşler ve düşünceler, birbirine uymayan algılar ve sonuçlar doğurur. Böyle olunca bir insan, her hangi bir olaya hangi bağıntılar içinde bakarsa, ona kendi algısına ve düşünsel boyutuna göre anlamlar yükler. Zaman Aşımı denilen bu kavram, olgular içinde anlam kazanmakta veya değer bulmaktadır.

            Zamanı aşırmak, mekânın dışına çıkarmaktır. Bu olanaksızdır. Var olan hiçbir olay ve olgu, yaşanılan mekânın dışına çıkarılamaz. Bu anlmada doğada varlaşan bir olayı ve olguyu, doğanın dışına atmak olası değildir. Bu tavır ancak soyut ve karşılığı olmayan bir bakış olabilir. Dünyada yaşanılan her olay ve olgu, zaman içindedir ve mekânsaldır. Sorun onu düşüncede açığa çıkarmak ve bellekte bedenleştirmek ve anlamlandırmaktır.

            Kerbela’da onlarca insanı katledenlerin acısını duyumsamak, hangi zaman ötesi önleyebilir?!!

            Nesimi’nin derisinin yüzüldüğü gerçeğini, hangi zaman aşımı örtebilir?!!!

            Jan Dark’ın Engizisyon Mahkemesi’nce yakıldığı gerçeğini, hangi zaman ötesi yok sayabilir?!!!

            Pir Sultan Abdal’ı hangi bilinç unutturabilir?!!!

            Hallac-ı Mansur’un bedenin paramparça edildiği gerçeğini hangi zaman aşımı unutturabilir?!!!

            Sokrates’i unutmak olası mıdır?!!!!

            İnsanlığa acı veren, insan vicdanını yaralayan ve rahatsız eden, kötülükleri, baskıları, zulümleri, acıları ve kederleri, düşünen ve sorgulayan bilinçler unutabilir mi?!!!

            Zaman Aşımı, ancak unutan, umursamayan, boş veren, aldırmayan, vs. insanlar için söz konusudur. Oysa tarihin belleğinde zaman aşımı olmaz. Olsa olsa zaman ayrışımı olabilir. Süreç ve mekân farklılığı olabilir.

            Milyonlarca insanın katledildiği 2. Dünya Savaşını ve faşizminin yaptıklarını, zaman aşımı yok edebilir mi?

            Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da vs. gerçekleştirilen katliamları, hangi zaman aşımı unutturabilir?

            Madımak Oteli’nde, 33 aydını, 2 otel çalışanını acımadan yakanları, unutmak olası mıdır? İnsanlığın vicdanı, ortak aklı buna izin verir mi?!!!

            VERMEZ…….

            İnsanlık, yapılan katliamları unutmayacaktır. Bu anlmada, insanlık adına yapılan hiçbir katliam unutulamaz ve unutturulamaz.

            AKP, son davranışıyla, Sivas’ta insanları yakanları aklamaya ve affetmeye çalışmıştır. CHP’nin, Sivas Yangınını çıkaranların yargılanmasını sağlamak için, zaman aşımının kaldırılmasını isteyen teklifi Meclis’e vermiş ama, bu teklif AKP tarafından kabul edilmemiştir. İşte AKP’nin gerçek yüzü budur. Bilinçaltı ne kadar da belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. İnsan düşmanlarını koruyan, insanları yakanlara taraf olan bir anlayış asla ve asla “demokrat ve özgürlük” yanlısı olamaz. Bu artık anlaşılsın…

            İleri demokrasi diyerek, insan yakanların yargılanmasını önlemeye çalışmak ve bu konuda verilmiş olan bir önergeyi ret etmek, hangi kültürel mirasın sonucudur acaba?!!!

            İnsan yakmak, büyük bir insanlık suçudur. Bu suçu işleyenlerin avukatlığını yapanlar, süreç içinde ödüllendirilmişleridir. Milletvekili, belediye başkanları, bürokrat vs. yapılmışlardır. Bu insanlara, bu olanakları sağlayanlar da insanların vicdanlarında suçludurlar.

            Hiçbir olgu ve karar, insanlık suçu işleyen insanları, vicdanlarda ve tarihin belleğinde mahkum etmeye engel olamaz.

            Bu insanlık suçunun yasal anlamda da affa uğramaması ve zaman aşımı yoluyla bu davanın düşmemesi için, tüm duyarlı insanların 13 Mart’ta Ankara’da olmasını bekliyoruz…..

            İnsanlık suçu karşısında duyarsız kalmak, insani değerlerin yok edilmesine göz yummak olur.

            Bundan dolayı, özünde insan sevgisi taşıyan herkesin, bu yasal sürecin devamını sağlamak için demokratik haklarını kullanmalarını ve bu sürece katılmaları gerekmektedir….

            Zaman aşımı, insanlık suçları için geçerli olamaz….

            Çünkü insanların yaşam hakkı zaman ötesini kapsar…..

 09.03.2012

  Maraş’ın katili sermaye devleti!


32 yıl önce Aralık ayında Maraş’ta büyük bir katliam yaşandı. Yüzlerce kişi öldürüldü, bin 500 kişi yaralandı. Katliam toplumsal mücadeleyi ezmek için tezgahlanan Amerikan patentli 12 Eylül darbesine zemin hazırlamak için gerçekleştirilen operasyonların bir parçasıydı. Zaten Bülent Ecevit’in ölümünden sonra açılan özel arşivinde bulunan belge ve bilgiler de katliamın MİT-CİA tarafından eşgüdüm içinde planlandığını açık hale getirmiştir.

Uzun yıllar boyunca saklanan İçişleri Bakanlığı raporunda sinemada gerçekleşen provokasyon ve sonrasında gelişen katliama ilişkin ayrıntılı bilgiler yer alıyor. Raporda katliamın uygulayıcısı olan faşistlerin tek tek isimleri belirtiliyor. Hüseyin Yıldız, Ünal Ağaoğlu, Haluk Kırcı, Mustafa Özmen, Mustafa Düger, Remzi Çayır, Mustafa Demir, Bünyamin Adanalı, Ahmet Ercüment Gedikli, Mustafa Korkmaz ve İsmail Ufuk adlı katiller katliamdan önce Maraş’a gelmişlerdi. Aynı dönemde MİT-CİA elamanları da Maraş’ı mesken tutmuştu. Milli piyangocu kılığında Maraş’ta dolaşan devlet görevlileri Alevilerin yoğun olarak yaşadıkları semtlerde nüfus sayımı yapıyoruz diyerek evlerde kaç kişi yaşadığını saptadılar. Ayrıca Aleviler’in yaşadığı evleri kırmızı boya ile işaretlediler.

Katliam, faşistlerin Aleviler’in uğrak yeri olan Akın Kıraathanesi’ni bombalamasıyla başladı. Faşistler bombalama olayından sonra iki devrimci öğretmeni de katlettiler. Hemen ardından ise öğretmenlerin cenaze törenine katılmaya hazırlanan kitleye yönelik saldırı hazırlıklarına başladılar. Maraş müftüsü cenazelere yapılacak saldırı konusunda kışkırtıcı rolünü oynadı. Devletin resmi aracına binip bütün Maraş’ı dolaşıp “Aleviler Cuma namazında camileri bombalayacaklar. Müslüman kardeşlerimizi katliamdan korumak için toplanalım. Bir Alevi öldüren cennete gider” sözleriyle katliamcıları teşvik etti. Maraş Devlet Hastanesi Başhekemi de katledilen devrimci öğretmenlerin çıkış işlemlerini geciktirip, Cuma namazının çıkışı olan saate denk getirerek katliamcıların ekmeğine yağ sürdü. Bağlarbaşı imamı Mustafa Yıldız “ Oruç ve namazla hacı olunmaz. Bir Alevi öldüren beş sefer hacca gitmiş gibi sevap kazanır” diyerek gerici güruhları kışkırttı.

Artık katliam için her şey hazırdı. Faşistler Cuma namazından çıkan kitleyi kışkırtıp, galeyana getirerek cenaze töreninin yapıldığı yere saldırdılar. İşyerlerini tahrip ettiler. DİSK, TÖB-DER, POL-DER binalarını yakıp yıktılar. Önceden kırmızı boya ile işaretlenen Alevilerin evlerini bastılar. Evlerde katliamlar gerçekleştirdiler. Kadınlara tecavüz ettiler. Hamile kadınların karınlarını deştiler. Çocukların gözlerini şişlerle oydular. İnsanları baltalarla doğradılar. Ardından da evleri ateşe verdiler.

Faşist katiller ellerinde ağır makineli silahlarla evleri tararken bile devrimciler ve Alevi emekçiler faşist saldırılar karşısında pusmadılar. Direniş yolunu seçtiler. Taşlarla, sopalarla, eski av tüfekleriyle faşist saldırılara karşı yiğitçe direndiler. Katillerin ellerindeki ağır silahlara aldırmadan hayatlarını feda etmeyi göze alarak son nefeslerine kadar çarpıştılar. Büyük direniş karşısında şaşkına dönen kontrgerilla elemanları, sivil faşistler mahalleleri terk etmek zorunda kaldılar. İlan edilen sıkıyönetime, devlet terörüne rağmen Aleviler ve devrimciler barikatları terk etmediler. Barikatların başında günlerce nöbet tuttular. Devletin saldırılarını da büyük bir direngenlikle karşılayıp püskürttüler.

Katliam sırasında Maraş’ta bulunan İçişleri Bakanı katilleri değil, katliama maruz kalan Alevileri ve devrimcileri suçladı. İçişleri Bakanı, katliamın solcuların tahriki nedeniyle yaşandığını söyleyebilecek kadar alçalabildi. Katliamı gerçekleştiren sivil faşistlerin başındaki kişi olan Alpaslan Türkeş’i ziyaret edip katliamcıların önünü açmak için neler yapılabileceğini konuşup tartışan da aynı bakandı. Faşist sermaye devleti bütün gücüyle katliamcıların yanında yer aldı. Kolluk güçleri kendilerine sığınan insanları katillere teslim ettiler. Devlet hastanesinde yaralı olarak yatan insanların öldürülmesine göz yumdular.

Faşist katiller işini bitirdikten sonra nihayet kolluk güçleri Maraş sokaklarında göründüler. Amaçları katliama uğrayan Alevi emekçilerini ve devrimcileri sindirmekti. Alevi emekçilerinin yaşadığı mahalleler tanklarla kuşatıldı. Namluları Aleviler’e dönük olan makineli tüfekler kentin dört bir yanında kuruldu. Faşist katillerin katletmeyi başaramadığı Aleviler’in ve devrimcilerin yaşadığı evler basıldı, didik didik arandı. Bu baskınların ardından Aleviler ve devrimciler, işkencelerden geçirildiler. Günlerce süren işkenceleri yıllarca süren cezaevi günleri izledi. Maraş katliamını fırsata çevirmek isteyen Bülent Ecevit’in başbakan olduğu CHP hükümeti Maraş’ta sıkıyönetim ilan etti.

Kontrgerilla hukuku da katliamcıların yanında yer aldı. Ortada MHP, MİSK, ÜGD vb. faşist örgütlerin katliamda oynadığı role ilişkin yüzlerce belge vardı. Mahkeme tüm bu bilgi ve belgeleri kayıtlara geçirmesine rağmen dava zaman aşımına uğratıldı. Maraş dosyası kapatıldı. Faşist katiller bu sayede serbest kaldılar. Ökkeş Kenger örneğinde olduğu gibi milletvekili bile seçilebildiler.

Maraş katliamının failleri daha ortaya çıkan belgelerle daha açık hale geldi. Örneğin ABD Başkonsolosluğu’nun ikinci kâtibi katliamdan kısa bir süre önce Maraş bölgesine ve Aleviler’in yoğun olarak yaşadığı Çorum, Amasya, Sivas vb. illere ziyaretler gerçekleştirmişti. Ziyaretler sırasında Alevi-Sünni çatışmasını körüklemeye yönelik konuşmalar yaptığı, katliamdan sonra yakalanan faşist katillerin verdikleri ifadelerde yer aldı. CİA katliam sırasında hazırladığı ve sonradan deşifre olan raporda yer alan, “Plan kararlaştırıldığı gibi uygulanıyor” ifadesiyle katliamın tam göbeğinde yer aldığını ortaya koydu.

Maraş; ordusuyla, polisiyle, hükümetiyle, medyasıyla sermaye devletinin ABD destekli bir katliamı olarak tarihteki yerini aldı. Maraş katliamı, bizzat kontrgerilla devleti tarafından, Aleviler’i, devrimcileri hedefleyen bir katliam olarak planlandı. Bu katliamla kontrgerilla devleti devrimci mücadeleyi yok etmek, devrimci mücadeleye destek veren Alevi emekçilere gözdağı vermek istedir.

Maraş katliamı devletin katliam geleneğinde sadece bir halkadır. Maraş ve benzeri katliamların hesabını sormak ve yenilerine engel olmak; bu çürümüş devlete ve onun gerisindeki emperyalizme karşı kararlı bir mücadele vermekten geçiyor.

[.........]

 

ENTERNET / MEHMET SUCU

Bu Yüzyılın Tanrısı

 

İzlendiğinizi, dinlendiğinizi teorik olarak biliyorsunuz. Attığınız her adımdan haberleri olduğunu, kredi kartınızla nerelerde ne gibi harcamalar yaptığınızı izliyorlar.

Sokağa adım attığınızda adına mobese denilen sistemler peşinize şüyor anbean sizi görüntülüyor. Her türlü elektronik görüşmeleriniz Echelon (Büyük Birader) denetiminden geçiyor. İşe gittiğinizde 4 gün süren telefon şarjınız aynı gün bitiyor.

Evinizde otururken de gözlerin üzerinizde olup olmadığını bilemiyorsunuz. Tıpkı George Orwell’ın “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” adlı kitabında olduğu gibi, her şey sizi kuşkuya sevk ediyor. Gazetenin karşisında biri sağda biri solda iki tane mobese var. Ancak bugüne kadar gazeteye yapılan saldırılarla ilgili ne zaman görüntü talep etsek aynı yanıtı aldık. Görüntü yok. Bu da enteresan bir durum.  

Tüm bunlar izlendiğinizi kanıtlayan basit göstergeler. Ancak bir mahkeme belgesinde gazetenizin santralının yani tüm telefon görüşmelerinin dinlendiği ıklanınca bilmenize karşin kendinizi nasıl hissedersiniz?

Ben söyleyeyim; saydam duvarları olan bir binada çirilçiplak kalmış gibi hissediyorsunuz. Çünkü koruması, kollaması kişisel haklarınızı garanti altına alması gereken devlet, sizi izliyor. Niye izliyor? Çünkü siz potansiyel suçlusunuz onların gözünde. Onlara karşi olmak yeterince büyük suç. Onlar mı kim. İktidar ve onun temsil ettiği egemenler. Bir süre önceki Enternet’te yakın zamanda Türkiye’nin yarısı diğer yarısını dinliyor izliyor olacak demiştik. Galiba bu süreç başladı başlıyor.

Artık hiç yalnız kalamayacağız.

Artık hiç özel alanımız olmayacak.

Artık hiç özel sohbetlerimiz olmayacak.

Artık hiçbirimiz kendimizi güvencede hissedemeyeceğiz.

Peki neden egemenler ve onların hizmetçileri bizi izliyor.

Vahşi kapitalizm ile emperyalizmin yeni adı küreselleşme, değerlerimizi hızla aşindırıyor. İzlemeler ve halkına karşi güvensizliğin en büyük nedeni bu.

İzlemenin dışında belleklerimiz hızla aşindırılıyor ‘Demokrasi bir tramvaydır, gideceğim yere kadar gider sonra inerim’, ‘Camiler kışlamız, minareler süngümüz, kubbeler miğferimiz’, ‘Elhamdülillah şeriatçıyı, ‘Yılbaşina karşiyı, ‘Ben tekkeye değil dergâha gittim’, ‘Ata’ya saygı duruşunda sap gibi ayakta durmaya gerek yok’, ‘Sadece imamlar resmi nikâh kıysı, ‘Ben Millet Meclisi’nin de dua ile ılmasından yanayı, ‘Ben İstanbul’un imamıyı, ‘Mayo reklamı şehvet sömürüsüdür’, ‘Cumhurbaşkanının imam hatipli olacağı günler yakındı... diyen siyasetçiler, üç beş sene sonra karşimıza geçip oy istiyorlar ve iktidar olabiliyorlar. Küreselleşmenin bize biçtiği rol, adım adım belleğimize böyle kazınıyor.

Çünkü bir yandan acayip büyük bir iletişim bombardımanı altında yaşiyoruz. Zaten zayıf olan insan beyni hemen unutuyor. (Hafızayı beşer nisyan ile maluldür.) Hatta çesitli iletişim uygulamalarıyla unutması sağlanıyor.

Küreselleşme ve Büyük Birader bizden uslu çocuklar olmamızı istiyor. Diyorlar ki gözümüz üzerinizde, ne yediğinizden, ne giydiğinizden, ne konuştuğunuzdan haberim var. Kredi kartınızdan telefonlarınıza kadar her şeyi izliyor ve görüyorum. Bu yüzyılın tanrısı benim. Sizler de benim sadık kullarımsınız. Ben ne dersem o olur.

Kısaca bize tüm emekçilere verilen mesaj budur.

mehmet@cumhuriyet.com.tr

 

 

Kendi ülkesinde kendisinden baska düsünceye ve inanca sahip olanlara karsi tahamülü ve hosgörüsü olmayan bir zihniyetin.Demokratik bir ülkede kendi inanci ve düsüncesi icin taninan bu kazanimlarini kabul etmiyoruz.Bu karari veren Coburg belediyesini kiniyoruz.

alamanyabeyleri.com

 

 

Genehmigung für Minarett überreicht

 

Coburg - Die türkisch-islamische Gemeinde Coburg kann auf ihrer Moschee in der Viktoriastraße ein Minarett und eine Kuppel bauen. Am Freitag überreichte Bürgermeister und Baureferent Hans-Heinrich Ulmann dem Verein die Baugenehmigung. Einen Tag nach der mehrheitlichen Entscheidung des Coburger Stadtrates am Donnerstag, den Bebauungsplan für das Gebiet nicht zu ändern und damit das Vorhaben zu ermöglichen, hatte Ulmann die Unterlagen zu einer Pressekonferenz des Vereins mitgebracht.

Am Freitagnachmittag meldete sich in der Diskussion um das Für und Wider eines Minaretts in Coburg der betroffene türkisch-islamische Verein zu Wort. An der Pressekonferenz nahmen neben dem Baureferenten Ulmann auch Oberbürgermeister Norbert Kastner und Bürgermeister Norbert Tessmer teil.

Der Vorsitzende des Regionalverbandes Bayern der Türkisch-Islamischen Union der Anstalt der Religion e.V. (DITIB), Mustafa Yaman, zeigte sich bestürzt über die Diskussion mit den teilweise populistischen Argumenten der letzten Tage in Coburg. Yaman wies auf die "gute Integrationsarbeit vor Ort" in Deutschland hin. "Wir strecken unsere Hand für gute Zusammenarbeit jedem entgegen." Gleichzeitig stellte er richtig, dass die DITIB weder der verlängerte Arm der AKB-Partei noch des türkischen Staates sei. Die Moschee sei ein Integrationsmotor und mit den Bauplänen "wollen wir aus dem Hinterhof-Image heraus und an die Öffentlichkeit treten".

Oberbürgermeister Norbert Kastner wertete die Anwesenheit der kompletten Stadtspitze als Zeichen der Solidarität. Seit Jahren gebe es schon den Wunsch der islamischen Gemeinde nach einem Minarett. Zuerst sei er über die Diskussion "verärgert und entsetzt" gewesen, sie sei jedoch wichtig gewesen, "zumal sie ein positives Ergebnis brachte". Leider werde man am 16. Juli "den braunen Mob demonstrieren lassen müssen", aber das werde das tolerante Coburg überstehen, zeigte er sich überzeugt.

Die Bauarbeiten werden nach den Worten von Bahattin Torun, Vorsitzender der türkisch-islamischen Gemeinde Coburg, im nächsten Jahr beginnen und von Spenden finanziert. Der evangelische Dekan Christoph Liebst kündigte für Sonntag, 24. Juli, ein "Morizer Stadtgespräch", das sich nach dem Gottesdienst mit den Beziehungen der Religionen beschäftigen wird. cw

http://www.np-coburg.de/l

 

 

 

Kagit giderilmesi-Vergi karti/Wegfall der PapierLohnsteuerkarte

 

 Gelir vergisi bildirisinin kaldirilmasi.

 2011 Tarihinden itibaren gelir vergisi beyani yazili olarak verilmeyecek.Kanunen gelecege yönelik alinan kararda,elektronik isleme gecilecek.2011 yilinda tüm ülkede uygulanacvak.Bu tarihden itibaren bilgiler isverenden Vergidairesi tarafindan sorulabilecek.2011 yili icin gecici uygulama yapilacak.Ayni zamanda gelecek yilin (2011) ocak ayinda tüm degisiklikler ve bilgiler gelirvergisi icin ihtiyac duyulandegisiklikler icin sadece vergi dairesi görevli.Beraberinde önemli nokdalari hatirlatalim.

   2010 yili icin uygulanan gelirvergisi karti ayni zamanda gecici olarak,2011 yili icinde gecerli olacak.

   * Vergi karti icin her yil yeniden basvurulmasi gerekiyor.2011 yili icin gecici olarak,2010 yili gelir karti uygulanacak.

   * Lütven dikat edin.Kanunen yükümlüsünüz gelir vergisi ile ilgili degisiklikleri vergi dairesine bildirilmesineböylelikle 2010 gelir verginiz 2011 icin degisdirilebilmesi icin.Bunun icin gelir kartinizi ve bilgilerinizi kontrol edinizki 2010 yili gelir karti 2011 yili icinde gecerli oldugu icin.

   * Gelirvergisi sinifiniz.

   * Cocuk yardimi icin,cocuk sayisi.

   * Kilise üyeligi.

   * Yardim veya eklemelerin miktari.

   Eger gelir kartiniza  bilgi degisimi gerekiyorsa,gelir kartinizi isyerinden alin ve bulundugunuz vergi dairesinde basvurun.Vergi dairesinde arzu edilen bilgiler degisdirilir ve 2010 gelir kartiniza islenir.Tekrardan bu gelir kartinizi isvereninize veriniz.2011 yilinda isveren degisikligi oldugunda.2010 yilinin gelir vergisi kartinizi isverenden alip yeni isvereninize verebilirsiniz.

 alamanyabeyleri.com

 

 

Seçimden çıkan sonuç: Yine tek yol sokak, yine tek yol devrim  Aktüel Gündem      16 Haziran 2011

 

Gerçek sınıf eksenli saflaşmalar kurulmadığı ve bu saflaşmaların siyasal temsiliyetleri yaratılamadığı sürece sistem içi alternatifler değişik biçimler alarak kendisini yeniden ve yeniden üretecektir. Oysa ki sınıf mücadelesi, bugünkü karşılığıyla “haklar mücadelesi”, toplumda yaratılmış saflaşmaları esas almak yerine yeni bir saflaşmayı hedef göstermektedir

AKP’nin %50 oy oranını bulması, daha “korkunç” bir ifade ile her iki kişiden birinin oyunu almış olması, toplumun sol cenahı için büyük bir şaşkınlık ve ciddi bir karamsarlık yaratmış durumda. Şaşkınlığın nedeni AKP’nin 8 yıllık iktidarı boyunca egemen sınıflar lehine uyguladığı politikaların emekçi halk için yıkıcı sonuçlarının ve özellikle son dönemlerde gelişen AKP karşıtı muhalefet eylemlerinin AKP’yi yıprattığı “kanaati” idi. Karamsarlık ise üçüncü dönemine daha da güçlenerek giren bu gerici, neo-liberal iktidar bloğunun “artık yıkılamayacağı” algısından kaynaklanmakta. Şaşkınlık anlaşılabilir ancak karamsarlık asla.

AKP, toplumun yaklaşık %70’ini oluşturan sağ-muhafazakar bölümünün önemli bir kısmını kendi etrafında topladı. Asıl başarı budur. Diğer gerici partiler (Saadet %1,24, HAS Parti %0,76, BBP %0,73, DP %0,65, DYP %0,15; Toplam %3,23) oy oranlarını %4-5’lerde tutsalardı AKP %30 civarında oy alacak kimse de buna şaşırmayacak üstelik iyimser bir hava yayılacaktı. Ancak böyle bir durum toplumdaki gericiliğin gerilediği, neo-liberal politikalara karşı güçlü bir direncin geliştiği anlamına gelmeyecekti. Bu noktada asıl şaşırması ve karamsarlığa düşmesi gerekenler “sağ”da siyaset yapan özneler olmalı.

AKP, sağın tek partisi olmayı nasıl başardı? Bu sorunun yanıtı Tayyip Erdoğan’ın özellikle seçim dönemi izlediği strateji ve taktiklerde rahatlıkla görülebilir. İlk olarak altı çizilmesi gereken CHP’ye karşı izlenen politikadır. Tayyip, sağ-muhafazakar kitlenin ortak paydası olan, 1923’ten beri süren ve özellikle İnönü döneminde yoğunlaşan “CHP düşmanlığını” sürekli canlı tutarak herhangi bir nedenle “karşıya kayabilecek” kitlenin önünü kesmeye çalışmıştır. Bu konuda ona “Menderes’in mağdurluğu” ve “Demirel’in ihaneti” çok yardımcı olmuştur.

%10 seçim barajının Tayyip’in stratejisindeki önemi seçim sonrasında çıkan tabloda çok daha iyi anlaşılmaktadır. Bu baraj asıl olarak sağdaki siyasal partilere ilişkindir. MHP için bile tehdit haline getirilen bu durum sağ seçmenlerin tamamen diğer partilerden uzaklaşmasını sağlayan temel etkendir. (Bu seçimde %86 olan geçerli oyların %95’inin mecliste temsil edilecek olması bu barajın kalması yönünde Tayyip’in elini güçlendiren bir diğer faktör olarak da değerlendirilecektir kuşkusuz).

Bu bloğu oluşturan tüm çıkar gruplarını “bir şekilde” gözeten politikaların 8 yıllık iktidar dönemine yayılan biçimde uygulanması, özellikle orta ölçekli sermayenin “hoşnut edilmesi”, bu kesimin neredeyse AKP’nin doğrudan parti militanı olarak çalıştırılmasını sağlamıştır. Uygulanan ekonomik politikaların asıl rantını büyük sermaye almış olsa da yoksullar için uygulanan sosyal yardım (dilencileştirme) programları, enflasyonun görece stabil halde tutulması ve özellikle sağlık alanındaki görece iyileştirmeler AKP’ye verilen desteğin kopmasını engellemiştir. Elbette tüm bunları sağlayan, cari açığı arttırsa da nakit para ihtiyacını gideren AKP’nin uyguladığı “sıcak para” politikasıdır. AKP’nin sıkıştığı her durumda uluslararası İslami sermayenin verdiği “açık desteği” de eklemek gerek.

Tüm bunlarla birlikte bu %70’in ideolojik harcını oluşturan gerici-tutucu değerler Tayyip tarafından en iyi şekilde temsil edilmiş, hiç kimsenin rol çalmasına izin verilmemiştir. Ucube değerlendirmesinden içki yasağına, internet filtrelemesinden MHP’lilerin ahlak sorgusuna kadar uzanan vurgular bizzat Tayyip tarafından kullanılmıştır. Sünni gericiliğe Kılıçdaroğlu’nun Alevi olduğu hatırlatması bolca yapılmıştır. Hatta oy potansiyeli zayıf olduğu için liberalleri “malzeme” yapmaktan çekinmemiştir.

Milliyetçi değerler ise Kürt seçmenin gerici kesimleri “feda edilerek” korunmak zorunda kalınmıştır. Kürt illerinde gösterilen adaylar, Kürt sorunu karşısındaki “Kürt sorunu yoktur, Kürt vatandaşların sorunu vardır” söylemi, hatta Öcalan’ın asılmasının gerektiği vurgusu; tüm bunlar AKP’nin Kürt illerinden çıkardığı milletvekili sayısını azaltmış olsa da karşılığında aldığı milletvekillerini arttırmıştır. (BDP’nin başarısında AKP’nin uyguladığı bu politika da “bir nebze” etken).

Tayyip’i kısmen zorlayan Kılıçdaroğlu’nun söylemi oldu (Baykal olsaydı işi daha kolay olabilirdi), CHP’nin varlığı ya da temel politikaları değil. Tayyip, CHP’nin varlığını tarih hatırlatmasıyla bertaraf ederken, 4-b’lilere kadro verme, 30 bin öğretmen ataması yapma gibi icraatlarla, Kılıçdaroğlu’nun vaatlerini boşa çıkaran bir manevra yaptı.

Sonuçta, %50’lik AKP’yi geriletecek iki yol var, ya AKP içinde ciddi bir bölünme yaratılıp ikinci bir parti çıkacak ya da %10 barajı kaldırılacak. Devrimciler içinse sadece “üçüncü bir yol” var.

CHP ise, sistemin yürütücülüğünün bir alternatifi olma stratejisiyle zaten %30’luk bir kesim içinde kalmaya mahkum. Bu strateji; inandırıcılığı zayıf bol vaat, çalışkan ama zayıf lider profili, örgüt içi küskünlük, aday belirlemedeki hoyratlık, sağdan oy alma gerekçesiyle girilen ittifaklar, tutarsız kadrolar (örneğin Gürsel Tekin, %30’un altında kalınırsa istifa edeceğini söylemişti, bakalım ne yapacak?), vb. ile birleşince şişirilmiş balon erken patladı. Sese ilk koşan da Deniz Baykal oldu, doğal olarak. Anlaşılan odur ki CHP, kendisinden beklenmeyen bir performansla ara verdiği parti içi çekişmelere hızla dönecek ve büyük olasılıkla orta vadede, taraflardan biri Baykal olmayacak olsa da yeni lider arayışına yönelecek.

Benzer bir durumun MHP için de yaşanacağı kesin. Kasetleri şimdilik bertaraf eden MHP yönetimi (kaç kişi kaldılarsa), hesabı sormayı seçimden sonraya erteleyen parti kadrolarıyla yüz yüze gelecek. Kuşkusuz böyle bir durum, yani CHP’nin ve MHP’nin kendi iç gündemlerine hızla girmeleri AKP’nin “ustalık dönemi” icraatlarında işini kolaylaştıracaktır.

Eli zayıflamış karşı tarafa Tayyip’in ilk hamlesi yeni Anayasa oldu. Daha önce “oluşacak meclis aritmetiğine bakarız, uygun olmazsa (330’un altında kalırsak) var olanla devam ederiz” diyen Tayyip, seçimden hemen sonra ağız değiştirdi. Tayyip’in istediği türden bir yeni anayasaya MHP’nin veya CHP’nin “bir bütün olarak” onay vermesi çok mümkün görünmüyor. Ancak bu partilerden koparılan oylarla rahatlıkla 330’un üstüne çıkılabilir. Sonrası zaten belli, referandumda uyguladığı ambalajı parlak taktik.

Benzer bir ağız değiştirme balkon konuşmasında da yaşandı. Tayyip hızla tüm Türkiye’yi kucakladı, hızını alamayıp tüm dünyayı da kucakladı. Üçüncü balkon konuşmasında da aynı taktiği başta liberaller olmak üzere kendisinden beklentisi olan herkese yedirebileceğini artık “ustalıkla” öğrenmiş durumda. Bu taktiği zaten yemeyecek olanları ise seçimin, çok değil bir gün sonrasında polis operasyonu bekliyordu. Anlaşılan “tek yol sokak, tek yol devrim” diyenlere karşı Tayyip efendi kendisini zor zaptetmiş. “Yaptıklarının yapacaklarının garanti olduğunu” söylemesine gerek yok, onun kimi kucaklayıp kimi sırtlayacağı zaten biliniyor.

Tayyip’in taktiğine “yediği kazıklardan” ötürü tekrar inanmayacak olanlar ise Kürtler! 36 vekili meclise sokmuş olmak büyük bir örgütsel başarı. Bir kısmı Tayyip’e de ait olsa, “ulusal birlik projesi”nin ittifak taktiğinin başarısı. 3 tane “sol”dan adayın seçtirilmesi geçen dönem izlenen aynı taktiğin bu sefer ilerletilmesi anlamını taşıyor. (Uras yerine Tüzel, Birdal yerine Kürkçü, Baskın yerine Sırrı). Ancak sandık taktiği olarak başarılan bu durumun geleceğinde çeşitli zorluklar yaşanacağı açık. Şerafettin Elçi ve Altan Tan’ı ancak Kürt milliyetçiliği ekseninde tutmak mümkünken, Levent Tüzel ve Ertuğrul Kürkçü’nün böyle bir çizgiye evet demesini beklemek ancak “borç ödemek” beklentisiyle mümkün olabilecek. “Kürt ulusal birlik” projesini terk etmeden “sol” ile girişilecek bir çatı partisi projesi ise Kürt siyasi hareketi açısından samimiyetten uzak görünecektir. Yeni anayasa beklerken geçecek zaman ise Kürt halkını “atıllığa” sevk edebilecek en önemli tehlike.

Tekrar olacak; bu ülke seçmeninin hala çok büyük bölümünün (Genç Parti’ye bir zaman oy vermiş %7’lik kısım istisna olabilir) sandıktaki oyunu belirleyen ilk saik ideolojik tercihler. İlk önce sağcı ya da solcu daha doğru bir ifade ile DP geleneğini ya da CHP geleneğini sahiplenen, Kürt ya da Müslüman, Alevi ya da Sünni “olunuyor” daha sonra kendi bölümündeki siyasal temsiliyet belirleniyor.

Bu seçim öncesi gelişen muhalefet eylemleri; HES protestoları, sınavın şifrelenmesine karşı büyüyen liseli tepkisi, barınma hakkının gasp edilmesine karşı gelişen eylemler, nükleer karşıtlığı, çevre duyarlılığı, Tekel işçilerinin güvencesizliğe, sağlık emekçilerinin taşeronlaştırmaya karşı direnişleri, üniversite gençliğinin yumurtalamaları, kadın düşmanlığına karşı duruşlar, vb’lerinin yoğunlaşması “sol”da doğal olarak AKP karşıtlığının büyüdüğü ve bunun sandığa yansıyacağı şeklinde değerlendirilmişti. Oysa dikkat edilirse bu tepkilerin hiçbirinin oy pusulasında bir bölümü (henüz) mevcut değil. Bu tepkilerin sahipleri ya sandığa gitmemek ya da gittiğinde var olanlardan birini tercih etmek zorunda.

Gerçek sınıf eksenli saflaşmalar kurulmadığı ve bu saflaşmaların siyasal temsiliyetleri yaratılamadığı sürece sistem içi alternatifler değişik biçimler alarak kendisini yeniden ve yeniden üretecektir. Genel olarak solun bildiği fakat yapmadığı/yapamadığı da budur. Soldaki genel eğilim kendisine “kısmen” benzer bir kitlenin içerisinde saf ideolojik propagandaya ağırlık veren bir siyasal faaliyet çizgisidir. Bunun da olabilecek en ileri hedefi %30’luk kitleden oy istemek, onu “dönüştürmeyi” amaçlamaktır.

Oysa ki sınıf mücadelesi, bugünkü karşılığıyla “haklar mücadelesi”, toplumda yaratılmış saflaşmaları esas almak yerine yeni bir saflaşmayı hedef göstermektedir. İster AKP’ye ister CHP’ye oy vermiş olsun tüm ezilen halkı kendi gerçek çıkarları ekseninde mücadele etme, örgütlenme faaliyetidir bu.

Benzer bir deneyim Devrimci Hareketin tarihinde “direniş komiteleri” olarak yaşanmış/yaşatılmıştı. MSP’lisinden AP’lisine kadar tüm halk siyasi iktidara karşı kendi yaşam alanını korumak ve yeniden üretmek için “ayrı” bir örgütlü topluluk halinde hareket edebilmişti.

Şimdi de aynı siyasal anlayışı, benzer bir siyasal davranışı geliştirmek gerek. Bu yol “hak mücadelesi çizgisinin” şimdiye kadarki uygulamalarıyla açılmış durumda. Ancak bunun yeterli olmadığı, daha kat edilecek çok mesafenin var olduğu da ortada. (Mısır da bile on yıllardır süren diktatörlük rejimine karşı gelişen halk ayaklanması bir günde oluşmadı, arkasında yüzlerce işçi direnişi, işçi grevi vardı, üstelik buna rağmen mutlak başarı elde edilebilmiş değil). Ancak halkın demokratik iktidarının bu yolla kurulacağı da ortada. Üstelik bu yol sadece sandıktan ve parlamentodan geçmiyor, tam tersine asıl olarak sokaktan, asıl olarak sisteme “dışarıdan” müdahaleden geçiyor. Ve devrimi hedefliyor.

Ve devrim kestirmeden gidenlerin, kolay yoldan başarı peşinde koşanların harcı değil. “Ne yazık ki” engebeli, sarp ve dolambaçlı...

Sendika.Org Anasayfa

 

 
TÜRKİYE GENELİNDE PARTİLERİN OY DAĞILIMI
     

Oy Oranı

Toplam Oy

1.

AK PARTİ - Adalet ve Kalkınma Partisi

49,95

21.466.356

2.

CHP - Cumhuriyet Halk Partisi

25,94

11.147.736

3.

MHP - Milliyetçi Hareket Partisi

12,98

5.575.993

4.

Bağımsızlar - Tüm Bağımsızlar

6,58

2.826.031

5.

SP - Saadet Partisi

1,25

535.599

6.

HAS - Halkın Sesi Partisi

0,76

327.404

7.

BBP - Büyük Birlik Partisi

0,74

315.997

8.

DP - Demokrat Parti

0,65

280.953

9.

HEPAR - Hak ve Eşitlik Partisi

0,28

122.305

10.

DSP - Demokratik Sol Parti

0,25

106.345

11.

DYP - Doğru Yol Partisi

0,15

64.255

12.

TKP - Türkiye Komünist Partisi

0,14

61.236

13.

MP - Millet Partisi

0,14

59.830

14.

MMP - Milliyetçi ve Muhafazakar Parti

0,09

37.011

15.

EMEP - Emek Partisi

0,07

31.577

16.

LDP - Liberal Demokrat Parti

0,04

15.462