Süleyman Zaman,  16. Mai 2011
 
Dinler başlangıçta söz vardı der. Yazının gelişmediği ve insanların organize olmadığı ilk dönemlerde söz kültürü egemendi. Mehmet Kaygısız Müzik Tarihi isimli kitabında “Huizingo’dan yaptığı bir alıntıda şöyle demiştir.“Manzum konuşma (şiir) eski insanların yazılı kültür olmadan önce başvurduğu, kutsal ve dünyevi işler için bilgi ve görgülerini biriktirme, saklama ve aktarma aracı olmuştur.” (Mehmet Kaygısız Müzik Tarihi, Kaynak Yay. sayfa 65) Bu alıntıda belirtildiği gibi ilkel toplumlarda söz en temel iletişim aracı olmuştur. İnsanlar duygu ve düşüncelerini, olguları ve olayları sözle başkalarına anlatıyorlardı.

Müzik ilk çağlardan bu yana insanlığın anlaştığı tek ortak bir dil olmuştur. İnsanlığın ilk dönemlerinde müzik daha çok dini duyguların, inançsal ayinlerin açığa çıkarılmasında, seslendirilmesinde uygulanan bir sanat dalı olarak doğmuştur. Doğada ki, rüzgar sesi, yağmurun hışırtısı, sineğin vızıltısı, aslanın kükremesi, cırcır böceğinin çığırtısı, şimşeğin gürültüsü, suyun kaynağında akışı, denizin dalgası....vs. kısacası doğada çıkarılan her ses sonunda bir müzik tınısı olarak insanların beynine, yüreğine işlemiş ve daha sonra bu melodi olup yeniden doğmuştur. İnsanlar sanki o dönmede evrenin dönüşünü hissetmişler gibi, danslarla bu durumu (evreninin dönüşünü) yaşama uygulamışlar. Evrenin dönüşünü adeta örneklemişlerdir.

İnsanların yaptığı her türlü etkinlik sonunda müzikle buluşmuştur. Müzik zamanla tek başına dini tören olmaktan çıkmış, av eğlenceleri, savaşlar, üretim- tüketim ilişkileri, acılar, kederler, sevinçler, doğum, ölüm, ad verme, yiğitlik, ağıt,...bg. hemen her olay müziğin konusu olmuştur.

Ozanlar bazen geçmişten gelen destanları saz eşliğinde seslendirip okurken bazen de kendi yarattığı eserlerle halkı coşturup eğlendiriyorlardı.

Müzik yaşanan, olan ve oluşan her şeyden etkilenir. Ozan toplumda ve yaşamda olan her hareketten yeni şeyler üretir. Hayatın her alanı ozan için müzik kaynağı, sanatçı içinde sanat kaynağıdır. Doğadan çıkan her sese nazire yaparak farklı sesler çıkaran ve bu seslerden yeni ve değişik makamlar üreten ozanlar, şairler yaşamın daha da güzelleşmesini, hayatın anlam kazanmasını ve insanlara ruhsal erinç vermesini sağlamışlardır.

Müzikteki her farklı makam ve farklı ses, farklı ve değişik müzik aletlerinin yapılmasını sağlamıştır.

“Eski Türk musikisi kaynaklarına göre, Türklerin, öteden beri, zengin musikileri vardı. Türkler, musiki aletleriyle çaldıkları bestelere Küg veya Kög ve yüksek sesle terennüm ettikleri bestelere de Dole ve Ir diyorlardı.” (Nihat Sami Banarlı; R.Türk Edebiyatı Tarihi, sayfa; 38)

Sazın (Bağlamanın) Orta Asya’ya özgü olduğunu düşünmek yanıltıcı olur. Anadolu’nun en eski dönemlerinde de bağlamaya benzeyen müzik aletlerinin kullandığı bugün artık bilinmektedir.

“Anadolu'nun çeşitli yerlerindeki Arkeolojik kazılarda ele geçirilen Kibele heykellerinin sağında ve solundaki kişilerin birinin flüt, diğerinin elinde saz oluşu ayrıca, sazın orta Asya’dan önce de Anadolu'da var olduğunun ispatidir” (http://www.alevihaber.org/)

Yukarıda yaptığım alıntı da bu görüşümü destekleyen görüşler ve kanıtlar ortaya konmuştur.

Bu besteler daha sonraları ulusal müzik haline geldiler. Saray ve orduda ki müzik icraatları bu temel üzerine oturtuldu. Bugün “Mehterhane musikisi” dediğimiz askeri marş tamamen bu eski musiki temeli üzerinde oluşturulmuş ve o müzik geleneğinin bir devamı niteliğindedir. (Banarlı age).

Türk Halk Edebiyatında sözlü geleneğin bir ürünü olarak doğan saz (kopuz ve bugünkü bağlama) tarihin her döneminde uygulama alanı bulmuş ve bu gelenek yıkılmadan, ana gövdeyi bozmadan, özünü koruyarak bugüne kadar gelmiştir. Bugün halk ozanlığı geleneği dipdiri ayaktadır. Ser çeşme üretmektedir. Kaynak geçmişten gelen birikimle beslenmekte ve pınar olup akmaktadır. Türklerde halk kültürü ve bu anlamda Halk Müziği hep canlı kalmış ve bu sözlü kültürün yaşam damarı hiç durmamıştır. Doğal olarak bunu besleyen sosyo ekonomik ve toplumsal hareketlerdir. Çünkü hiçbir olay veya olgu tek başına durduk yerde kendiliğinden oluşmaz. İnsan bilincinin kavradığı gerçek şu ki; bizin evrenimizde nedensellik yasaları ve determinizm geçerlidir. Yani her şeyin bir nedeni vardır. Bir neden bir şeyi var ediyorsa aynı koşullar oluştuğunda zorunlu olarak o şeyde var olur. Yani bulut yağmuru oluşturur. Yağmur yağıyorsa bulut zorunlu olarak vardır. Biri varsa diğeri olmak zorundadır. Meyve varsa, onu var eden çiçek olmak zorundadır. Tohum ve meyve zorunlu olarak biribirne dönüşür. Mekanik fizik anlayışı bunu söylüyor. Ama bu anlayış mikro düzeyinde geçerli değildir. Yani kuantum fiziğinde belirsizlik egemendir. Yani atomlar, fotonlar evreninde mekanik fizik işlemiyor. Ama insanlar makro evrenin koşullarına uygun düşündükleri için mekanik fiziğin yasalarına göre davranmak zorunluluğunda kalıyorlar. Bu alanı fizikçilere bırakıp kendi konumumuza dönersek; halk müziğinin veya diğer müziklerin veya farklı sanat dallarının varlığı her zaman belirli koşullara ve olgulara bağlı olarak doğmuştur. Koşullar bir şeyi var ediyorsa o şey devam eder. Bir şeyi varlaştıran koşullar ortadan kalkarsa o şeyde kendiliğinden yok olur. Bu anlamda kültürün de değişime ve dönüşüme uğradığı gerçeğine ulaşırız. Yani hep aynı kalan bir şey asla olamaz. Ama eskinin üzerine konulan, zenginleşen değişen ve dönüşen bir kültür oluşumu vardır. İnsanlık var olduğu sürece, kültürel alan oluştuğu sürece “Kültürel Birikim”de devam eder.

Bu anlamda ozanlığın varlaşmasını da bu değerler içinde aramak gerekir. Bir “Kültürel Alan” içinde, tarihin bir evresinde koşulların oluşturduğu ortam içinde ozanlık doğdu. O dönemde Ozanlar yaşadıkları toplumun önderleriydiler. Toplumun aydınları onlardı. Bunlar hastayı tedavi eder, gelecekten haber verir, doğal olayları yorumlar, yıldızlara bakarak anlamlar çıkarır, falcılık ve bakıcılık yaparlardı. Bundan dolayı da halk ozanlarının halk nezdinde saygın bir yerleri vardı.

İnsanlar iki şekilde besin almak zorundadırlar.

Bunlardan birincisi dirimsel besindir. Bunlar yediklerimiz ve içtiklerimizdir. Bu durum her biyolojik varlık için geçerlidir. İnsanın biyolojik varlığının devamı için bu besin zorunludur.

İkincisiyse, tinsel (ruhsal) besindir. Bu besin kaynağı ancak sanat yoluyla alınabilir. İnsanı insanlaştıran ve hayvandan ayıran en önemli besin kaynağı sanatsal besindir. Sanatsal besin deyince güzel sanatlar akla gelir. Bunlar yontu, şiir, roman, resim ve müzik….

Şiir sanat dallarında en üst aşamadır. Bir çağlayana benzer. Çağlayan deryaya yani ana kaynağa en hızlı bir şekilde ulaşmaya çalışır. Çağlayanın çıkardığı ses müziktir. Çağlayanla onun akarken çıkardığı ses yeni bir ahenk oluşturur. Bu ahenk doruktur. Yani müzik sanatın doruk noktasıdır.

Müzik; şiirle-enstrümanın birlikte uyumu ve sonsuzca dansıdır.

Müziğin ahengini alamayan ve onun hazzına ulaşamayan kişi halen” insanlaşamamış” bir kişidir.

Çünkü insanla, insanlaşmak farklı şeylerdir.

İnsan yer içer, ürer, boşaltır…vs.

İnsanlaşmak bir değerler bütünüdür. Bu değerler içinde en üst noktada “estetik değerler” bulunur. Estetik değerleri sanat oluşturur ve sanatın doruğu ise müziktir.

Bu yazıyı internette dinlediğim bir görüntü ve konuşma üzerine yazdım. O konuşmada sakallı bir genç “müziğe, sanata ve sanatçıya” hakaretler ediyordu.

O cahilce söylemiyle, sanata ve sanatçıya sataşıyordu.

Bilgisiz insan çok şey bildiğini sanır ama onu dinlediğinde görürsün ki onca konuşmalarının toplamı sıfır derecede bile değildir.

Bir söz var “söz bilirsen söz söyle, sözünden ibret alsınlar; söz bilsen sükun eyle seni bir efendi sansınlar.”

Bilmiyorsan bari konuşma be adam!!!!!!!!!

Bilmediğini bilmek de bir erdemdir.

16.05.2011

 


 

ARABESK ÜZERİNE BİR DENEME

ARABESK